To English Pages English
  MEVLÂNA CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ

Mevlânâ, tahminen 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan'da Belh şehrinde doğdu. Babası, batının, doğunun, âlimlerin sultânı diye anılan " Muhammed Bahaeddin Veled" dir. Çeşitli sebeplerle aile, Belh'ten ayrıldı ve batıya doğru yola çıktı (1219?). Sırasıyla, Bağdad, Mekke, Şam, Haleb ve Anadolu'ya girerek önce Erzincan'a sonra Karaman'a gelindi. Bu yorucu olduğu kadar gayet istifâdeli olan seyâhat, Mevlânâ'nın yetişmesinde büyük fayda sağlamıştır. Yolculuk esnâsında uğradıkları yerlerde zamanın ilim adamlarıyla görüşebilme imkanını bulmuştur. Daha çocukluk yıllarında başladıkları bu göç esnasında Bağdad'dan önce uğradıkları Nişâbur'da bulunan büyük âlim Şeyh Feridüddin Attar, 14 yaşındaki Mevlânâ için babası Bahaeddin Veled'e şunları söylemiştir; " Umarım ki yakın zamanda senin bu oğlun âlemde yanacak gönüllere ateş verir.

"Bağdad'da 4 gün gibi kısa bir süre kalındı, Mekke'ye gelindi ve Hac görevini yaptıktan sonra Şam'a gelindi. Bilinmiyen bir süre orada kalındı. Sonunda, Erzincan'a karar verilerek burada dört sene kalındı. Erzincan padişahı Fahreddin Behramşah ve oğlu Alaeddin Davud Şah'ın yanında çok mutlu, ilim, bilim dolu yıllar geçiren baba oğul, buradan Larende'ye (Karaman )'a geldiler.

Mevlânâ, 18 yaşında iken babasının da arzusu üzerine Karamanlı bir ailenin kızı olan Gevher Hatun ile evlendi. Bu evlilikten, daha sonra, Sultan Veled adı ile bilinen ve Mevlevîlik tarikatını kuran oğlu Mehmed Bahaeddin ile Alâeddin Mehmed dünyaya geldi. Burada yedi yıl kalındıktan sonra Selçuklu Devleti'nin hükümdarı Alâeddin Keykubat'ın ısrarlı daveti üzerine aile Konya'ya yerleşti. Konya'ya geldikten iki yıl sonra babası Bahaeddin Veled, 1234 tarihinde vefat etti. Mevlânâ, babasının makamına geçti. Vaazlar nasihatlar vermeye başladı. İlmi, bilgisi, düşüncesi, hareketleri kısa zamanda Konya halkı ve çevresini etkiledi. Ailesinin daha Belh'ten tanıdığı ve babasının kendisini yetiştirmesini istediği Burhaneddin Muhakkik-i Tirmizî, Konya'ya yerleşti. Babasının ölümü ile yalnız kalan Mevlânâ, hocasının gelmesi ile öğrenimine devam etti.

Bundan sonra Mevlânâ, dokuz yıl hocası ile birlikte oldu. Varlığın küçüklüğünden, gamın, tasanın kaynağı olan dünya işlerinden kurtulmak, gösterişli hayattan, dünya hırslarından, zevklerinden sıyrılabilip, sonsuz canlılığa kavuşabilmek için kendini sanki bir ölü gibi ona bıraktı. Daha sonra, yine babasının vasiyeti üzerine önce Haleb'e sonra da Şam'a gitti. Burada, tasavvuf ilminin büyüğü, Muhiddin-i Arabî ile beraber oldu. Tasavvuf bilgisi ve zevkini genişletti.Şam'da 4 -7 yıl kadar kaldıktan sonra tekrar Konya'ya geldi ve vefatına kadar burada kaldı.

1244 yılında Tebrizli Şeyh Şemseddîn Konya'ya gelişi, Mevlânâ'nın hayatında başka bir sayfayı açtı. Şeyh Şemseddin'in hocası Rükneddin Sincâbî, kendisine; "Senin Anadolu'ya gitmekliğin lâzım, orada aşk ateşine tutulmuş bir kişi var, sen varıp onu uyaracaksın." demesi üzerine Konya'ya gelen Şemseddin Tebrîzî ile Mevlânâ'nın tanışmaları şöyle rivayet edilir;
" Şemseddin, Konya'ya vardığında Mevlânâ'nın yanına geldi. Mevlânâ ise bir havuz kenarına oturmuş, önüne birkaç kitap koymuştu. Sordu, bunlar nedir ? Mevlânâ, buna; - Kıl-ü kal (dedikodu) diye cevap verince, Şems kızdı ve -Senin bunlarla ne işin vardır? diyerek kitapları suya attı . Mevlânâ, üzüntü ile seslendi;
- Hey Derviş! Ne yaptın? Bunların bazısı babamın söylediği yazılardan meydana gelen kitaplardır. Bunun üzerine, Şems elini suya soktu ve kitapları kuru bir vaziyette sudan aldı. Su hiçbirine ziyan vermemişti. Mevlânâ, hayretle sordu: - Bu ne haldir, ne sırdır? Şems'de: -Bu zevktir, haldir, senin bundan haberin yoktur- dedi. Bundan sonra da iki dost günler süren beraberliğe koyuldular. Mevlânâ, Şems ile tanıştıktan sonra kendi yolunu değiştirdi, hatta Şems'in şu sözü onu bu yolda çok etkiledi:

" Bilim eğer seni senden almıyorsa
Bilgisizlik, bu bilimden yüz defa daha iyidir. "

Bundan sonra Mevlânâ, medresenin ve ilim sahiplerinin dedikodusu yerine neyin can yakan nağmelerine, rebabın okşayıcı sesine kulak vererek devamlı semâ yaptı. Onların bu mânevî beraberliği Konya halkını üzdü ve kıskandırdı. Rivayete göre ya halk Şems'i bu duygu sonucu öldürdü ya da Şems, halkın bu derdini anlayarak bir daha gelmemek üzere Konya'dan ayrıldı. Mevlânâ, Şems'in bu yok oluşunun ardından adeta yıkıldı ve ölmediği zannıyla onu aramak için defalarca Şam'a gitti. Ancak, netice değişmedi, artık Şems yoktu. Mevlânâ, bundan sonraki hayatını Konya'da halka hizmet ederek, şiirler, gazeller söyleyerek geçirdi. Duyduğu sesler ile se mâ etmeye başladı. Mevlânâ, semâ için bakın ne diyor ; -Aşka kavuşmak, buluşmak sultanlığı için, perdeleri kaldırıp içeriye girmek devleti için can elbisesidir. Semâ eden semâzenin sağ eli, dua eder gibi yukarıya, sol eli aşağıya açıktır. Bu Hak'tan alır, halka veririz, hiçbir şey bize ait değildir, biz vasıtalık eden bir bedenden başka bir şey değiliz anlamına gelmektedir.
Semâzenler, hem kendi etrafında döner, hem de meydanı devrederler. Tıpkı, gezegenlerin, yıldızların, dünyanın hem kendi etrafında, hem de güneşin etrafında dönmeleri gibi… Uzun yıllar, Anadolu'da ilim , irfân, insan sevgisi, îman kaynağı olan ve sonunda hummaya yakalanan Mevlânâ, bütün uğraşmalara rağmen kurtulamadı ve 17 Aralık 1273 günü vefat etti. Efrafında ağlaşanlara, hasta yatağından şu sözleri söylüyor ve nasihatler ediyordu;

- Nurun nura kavuşmasını istemiyor musunuz ? Beni varlık âlemine götüren Sultân'a döndüm, ona gidiyorum. O, beni yaratmıştır, ona binlerce âferin diyorum.

- Gizli ve belli olarak Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Az yemek yemenizi, az uyumanızı, kötülük etmemenizi, iyi insanlarla sohbet etmenizi, beraber olmanızı vasiyet ederim.


- İnsanların en hayırlısı, insana faydası olandır, hayırlı söz az, öz olandır; Hamd tek olan Allah'a mahsustur.


- Beni toprağa verdikleri zaman, elveda, elveda demeye kalkışma, mezar cennet topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret, güneşle aya gruptan hiç ziyân gelir mi ?

- Ey güneş! Sen yer altını (başka bir âlemi ) aydınlatmak üzere bu gül bahçesini terk ediyorsun .


Mevlânâ 'nın bu gibi sözleri sebebi ile, onun vefatı daima üzüntü yerine sevinç yaşatmıştır. Bu hadise bir düğündür, bir bayramdır, sevgiliye, Allah'a olan kavuşmanın neşesidir ki Mevlevîler buna " Şeb-i Arus " derler. Konya halkı, küçük büyük Mevlânâ'nın cenazesinde hazır bulundu. Onun herkesin iyiliğini istemiş olması, barış severliği, insan sevgisi, İslamları, Hristiyanları ,Yahudileri o gün bir araya getirdi ve ağlattı. Köylüler, Rumlar ile Türkler yakalarını yırttılar. Mesihîler onu kendilerine mabut yapmışlar, Yahudiler ise onu Hut gibi güzel görmüşlerdir. Îsevîler, bu bizim Îsa'mız, Mûsevîler ise bu bizim Musâ'mız demişlerdir. Müminler, onu, peygamberin sırrı, nûru saymışlar, derin bir deniz olarak kabul etmişlerdir. Bu ortak duyguda ,sevgide, üzüntüde, feryatta belki de bugün bile aynı etkiyi, güzelliği yaratan şu sözleri büyük rol oynamıştı;

" Yine gel ! Yine! Ne olursan yine gel yine!
İster kâfir ol ,ister mecûsî ,ister putperest
İster yüz kerre bozmuş ol tövbeni
Umutsuzluk kapısı değil bu kapı , Nasılsan öyle gel ... "

Mevlânâ'nın eserleri şunlardır: Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr, Fihi ma-fih, Mecâlis-i Sab'a, Mektûbât